Tok Sofraların Gölgesi
Ramazan geldi… Işıklar yandı, reklamlar çoğaldı, sofralar büyüdü. Ama bir gerçek var ki çoğu zaman konuşulmuyor: Bu ayda aç kalan sadece mideler değil, vicdanlar da.
Bir yanda lüks otellerde verilen görkemli iftarlar, diğer yanda mutfağında ekmek hesabı yapan aileler… Aynı şehirde iki ayrı Ramazan yaşanıyor. Birinde bolluk gösteriye dönüşüyor, diğerinde sessiz bir mahcubiyet hüküm sürüyor. Ramazan, paylaşma ayı olmaktan çıkıp vitrin ayına mı dönüştü?
Bugün iftar sofraları çoğu yerde ihtiyaçtan fazla tüketimin sergilendiği alanlara dönüşmüş durumda. Tabaklar doluyor, sonra çöpe gidiyor. Oysa birkaç sokak ötede bir çocuk yatağa aç giriyor. Bu çelişkiyi görmezden gelmek, sadece bir ihmal değil; toplumsal bir körlüktür.
En acı olan ise şu: İnsanlar gün boyu aç kalıp akşam öfkeyle konuşabiliyor, kul hakkını hiçe sayabiliyor, adaletsizliğe sessiz kalabiliyor. Oruç, sadece açlık değilse, neden dilimiz hâlâ kırıcı, kalbimiz hâlâ katı?
Ramazan’da yapılan yardımlar bile bazen bir fotoğraf karesine sığdırılıyor. İyilik gizli olmaktan çıkıp alkış bekleyen bir gösteriye dönüşüyor. Yardımın ruhu değil, görüntüsü önemseniyor. Oysa gerçek iyilik, kimsenin görmediği yerde yapılır.
Toplum olarak belki de en büyük sorunumuz, ibadeti ritüele indirgemek. Camiler dolu ama sokaklar merhametsiz. Dualar çok ama adalet az. Herkes kendini sorgulamak yerine başkasını eleştiriyor. Ramazan bize aynayı tutuyor, fakat çoğumuz bakmaktan kaçıyoruz.
Bu ayın en sert sorusu şudur: Aç kalmak mı zor, yoksa başkasının hakkını gözetmek mi?
Ramazan bitecek… Sofralar toplanacak… Ama eğer bu ay bizi daha dürüst, daha adil ve daha merhametli yapmadıysa, geriye sadece açlık kalacak.
🌙 Belki de en büyük tehlike, oruç tutup vicdanı serbest bırakmaktır.