reklam
reklam
27 Mayıs 2026
İstanbul
Açık
22°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
45,9054 %0.04
53,4015 %0.03
6.536,84 % -1,70
Ara
AYNAYA BAKMA VAKTİ

AYNAYA BAKMA VAKTİ

YAYINLAMA:

UYKUDAN UYANIŞ MI, YOKSA SON SÜRAT YIKILIŞ MI?
Bugün hangi ekrana baksak, hangi sokağın köşesini dönsek aynı manzarayla karşılaşıyoruz: Bir yanda şatafatın, lüksün ve sonradan görmeliğin verdiği o ağır sarhoşluk; diğer yanda ise evine götüreceği bir ekmeğin derdine düşmüş mahzun yüzler. Toplum olarak bir uçurumun kenarında, rüzgara karşı yürümeye çalışıyoruz ama asıl tehlike dışarıda değil, bizzat kendi içimizde büyüttüğümüz o devasa sessizlikte.
Neden Uyandırmıyoruz?
Kimi medya eliyle servis edilen ahlaksızlıklarla aile hayatını ayaklar altına alıyor, kimi ise elindeki imkanları bir silah gibi kullanarak mazlumun halini görmezden geliyor. Dirilişten, birlikten bahseden dillerin çoğu, ne yazık ki eyleme geldiğinde sükut ediyor. Sokaklardaki yozlaşma artık sadece bir "güvenlik" sorunu değil, derin bir "kimlik" krizi haline gelmiş durumda. Biz ne ara komşumuzun derdiyle dertlenmeyi "eskilik", başkasının acısına sırt dönmeyi ise "modernlik" sayar olduk?
Kokuşmuşluğun Pençesinde Bir Toplum
Asıl yıkım, binaların çökmesi değil; bir toplumun ahlak sütunlarının çürümesidir. Televizyon ekranlarında mahremiyetin pazarlanması, sosyal medyada lüksün bir din gibi yaşanması ve tüm bunlar olurken mazlum coğrafyalarda dökülen kanın bir "istatistikten" ibaret görülmesi, ruhsal bir çöküşün habercisidir. Karnını doyuracak ekmek bulamayanın feryadı, bölüğün ve bolluğun sarhoşluğuyla kendini kaybedenlerin kahkahaları arasında boğulup gidiyor.
Silkelenme Vakti Gelmedi mi?
Bu kokuşmuşluktan kurtulmanın yolu, dışarıdan gelecek bir mucizeyi beklemekten değil; bizzat aynanın karşısına geçip kendimize "Biz ne ara bu hale geldik?" sorusunu sormaktan geçiyor. Uykudan uyanmak yetmez; uyandırmak ve ayağa kalkmak zorundayız. Çünkü tarih, sadece zalimleri değil, o zulme alkış tutanları ve sessiz kalarak rıza gösterenleri de aynı karanlık sayfalara gömmüştür.
Toplumun kendini toplaması, ailenin yeniden kale haline gelmesi ve vicdanın o sağır edici sesinin tekrar duyulması bir tercih değil, mecburiyettir. Aksi takdirde, kendi içimizde başlattığımız bu sessiz yıkım, geriye üzerine basacak bir toprak parçası bile bırakmayacak.
Şimdi soruyorum: Uyanmak için daha kaç mazlumun düşmesine, kaç ailenin dağılmasına şahitlik etmemiz gerekiyor

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *