DIŞLANMAK
Toplumsal ayrışma ve ötekileştirme, geçmişte de var olan sorunlardı. Ancak günümüzde bu olguların hayatın hemen her alanında bu denli görünür ve kalıcı hâle gelmesi dikkat çekici bir noktaya ulaşmış durumda. Kimlikler, tercihler ve aidiyetler üzerinden kurulan ayrımlar, artık yalnızca söylem düzeyinde kalmıyor; günlük yaşamın somut uygulamalarında da kendini açıkça gösteriyor.
Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, her tatil döneminde gurbetçilerin yaşadığı mağduriyetlerdir. Yurt dışında çalışan, yıl boyunca sınırlı izin hakkıyla yaşamını sürdüren milyonlarca vatandaş için tatil dönemleri, bir dinlenme fırsatından çok memlekete kavuşma anlamı taşımaktadır. Buna rağmen bu dönemler, gurbetçiler açısından neredeyse her yıl aynı sorunlarla anılır hâle gelmiştir.
Tatil sezonlarının başlamasıyla birlikte uçak bilet fiyatlarının kısa sürede üç-dört katına çıkması artık olağan karşılanmaktadır. Oysa gurbetçiler için bu yolculuk çoğu zaman bir tercih değil; ailevi, insani ve zorunlu bir ihtiyaçtır. Anne-baba ziyareti, cenaze, düğün ya da sağlık gibi nedenlerle yapılan bu seyahatlerin tamamen ticari bir fırsat olarak görülmesi, ciddi bir adalet sorununa işaret etmektedir.
Asıl dikkat çekici olan ise uygulanan çifte standarttır. Yabancı turistlere yönelik indirimli biletler, kampanyalar ve çeşitli avantajlar sunulurken; kendi vatandaşına, üstelik ait olduğu topraklara gelmek isteyen insana en pahalı biletlerin reva görülmesi kamu vicdanını zedelemektedir. Turizmin desteklenmesi elbette önemlidir. Ancak bu destek, kendi vatandaşını dışlayan bir anlayış üzerinden yürütüldüğünde, toplumsal bağlara zarar vermektedir.
Gurbetçi, çoğu zaman tatil yapmak için değil; sevdiklerini görmek, memleket hasretini gidermek ve aidiyet duygusunu canlı tutmak için yola çıkmaktadır. Buna rağmen “nasıl olsa mecbur” yaklaşımıyla karşı karşıya kalması, zamanla bir dışlanmışlık hissini beraberinde getirmektedir. Bu durum, açıkça ifade edilmese de fiilen yaşanan bir ötekileştirme biçimidir.
Sorun yalnızca ekonomik değildir. Asıl mesele, toplumsal vicdanın ve adalet duygusunun giderek aşınmasıdır. Güçlü toplumlar, yalnızca merkezde olanı değil; uzakta olanı, sesi daha az duyulanı da gözetebilen toplumlardır. Gurbetçilerin her tatil döneminde benzer sorunlarla karşılaşması ve bunun artık normalleşmesi, bu açıdan ciddi bir toplumsal sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.
Bu tablo yalnızca gurbetçilerin meselesi olarak görülmemelidir. Bugün bir kesimin maruz kaldığı bu yaklaşım, yarın başka bir toplumsal grubun da karşısına çıkabilir. Sessizlik, haksızlığı derinleştirir; süreklilik kazanan adaletsizlik ise aidiyet duygusunu zayıflatır.
Gelinen noktada sorulması gereken soru açıktır: Yabancı ziyaretçilere gösterilen hassasiyet neden kendi vatandaşına gösterilmemektedir? Ait olunan yere ulaşmak ne zaman bu kadar zor ve maliyetli hâle gelmiştir?
Kendi ülkesine gelmenin dahi bir yük olarak hissedildiği bu tabloda, dışlanma duygusu sınır kapılarında değil; vicdanlarda başlamaktadır.