Bir Toplumun Sessiz
Tuz Koktuğunda: Bir Toplumun Sessiz İflası
Bir ülkenin yüksek binaları, devasa köprüleri, parıldayan alışveriş merkezleri olabilir. Ancak o binaların harcında adalet yoksa, ilk fırtınada çökecek bir kum kalesinden farksızdır. Roma hukukundan günümüze süzülen "Adalet mülkün temelidir" sözü, bir mahkeme salonu duvarı süsü değil; bir toplumun bir arada yaşayabilmesinin tek yasal ve vicdani reçetesidir.
Peki, adalet sistemi çöktüğünde ne olur?
İşin en tehlikeli yanı, bu çöküşün birdenbire yaşanmamasıdır. Adalet bir gecede yok olmaz; ağır ağır, ala ala çürür. Önce mahkeme kararlarındaki "çifte standartlar" baş gösterir. Güçlü olanın yasayı esnetebildiği, arkası olmayan vatandaşın ise kanunun en sert yüzüyle karşılaştığı an, toplumun vicdanında ilk çatlak oluşur.
Ardından güven duygusu buharlaşır. Vatandaş, bir haksızlığa uğradığında "Nasıl olsa adalet yerini bulur" diyemiyorsa, adliye koridorları çözümsüzlüğün adresi haline gelmişse, orada devlete bağlılık zedelenir. Hakkını kanunla arayamayacağını anlayan birey, ya kendi adaletini sağlamaya çalışır —ki bu kaosun kapısını aralar— ya da tamamen kabuğuna çekilerek derin bir umutsuzluğa gömülür.
Ekonomik yıkım da bu çöküşü takip eder. Kimse mülkiyet hakkının bir dudağın arasında olduğu, sözleşmelerin garantisinin bulunmadığı bir yere yatırım yapmaz. Ne yabancı sermaye kalır ne de ülkenin kendi yetişmiş, liyakatli insan kaynağı. Adaletin bittiği yerde başlayan beyin göçü, ülkenin geleceğini karartır.
En nihayetinde tuz kokar. Suçun cezasız kaldığı, haklının değil güçlünün kazandığı bir düzende toplumsal ahlak da çöker. Cezasızlık algısı, suçu sıradanlaştırır; kötülük cesaret bulur.
Adalet sistemini ayağa kaldırmak; yollar, köprüler yapmaktan çok daha acil ve vital bir meseledir. Çünkü devleti ayakta tutan şey beton değil, adalet duygusudur. Bu duyguyu kaybettiğimizde, geriye sadece kuralların değil, insanlığın da bittiği koca bir enkaz kalır