Sağır Duvarlar ve Hiç Bitmeyen Ego
İnsanlık tarihi, yeryüzünde kurulmuş en büyük imparatorluklardan en küçük topluluklara kadar tek bir ortak düşmanla savaşmıştır: İnsanın kendi içine sığdıramadığı o devasa egosu. Çağlar değişiyor, teknolojiler gelişiyor, şehirler büyüyor ama ne hikmetse o "ben merkezci," beklentileri hiç bitmeyen ve kendi doğrusundan başka her şeye kulağını tıkayan insan modeli hiç eskimiyor, hiç bitmiyor.
Bugün nereye baksak, çevresine kalın duvarlar örmüş, sadece kendi sesinin yankısıyla beslenen birer "küçük dağları ben yarattım" abidesi görüyoruz. Bu insanların en belirgin özelliği, kendilerini hayatın merkezine koyup, geri kalan herkesi kendi senaryolarında birer figüran olarak görmeleridir. Onlar için adalet, sadece kendi hakları söz konusu olduğunda hatırlanan bir kavramdır. Onlar için doğru, yalnızca kendi zihin süzgeçlerinden geçendir.
Peki, bu bitmek bilmeyen ego ve beraberinde getirdiği sağırlık, bireyi ve toplumu nereye sürüklüyor?
İletişimin Ölümü ve Sağır Diyaloglar
Gerçek bir iletişim, iki insan arasında köprüler kurar. Oysa egonun hüküm sürdüğü yerde köprüler yıkılır, yerine aşılmaz duvarlar yükselir. Karşı tarafa kulağını tamamen tıkamış bir insanla konuşmak, duvara karşı konuşmaktan farksızdır. Hatta duvar hiç değilse sesinizi geri yansıtır; egoist insan ise sesinizi de, niyetinizi de, samimiyetinizi de kendi kibir potasında eritip yok eder.
Bu "ben bilirimci" tavır, aslında derin bir güvensizliğin ve içsel yetersizliğin maskelenmiş halidir. Çünkü kendi doğrusundan şüphe etmeyen, başkalarının ne düşündüğünü merak etmeyen insan, aslında yeni bir bilgiyle yüzleşmekten, kendi tahtının sarsılmasından korkuyordur. Kulaklarını tıkarlar, çünkü duyacakları gerçekler, o özenle büyüttükleri yapay dünyayı başlarına yıkabilir.
"Kendi doğrularının hapishanesinde yaşayanlar, başkalarının özgür fikirlerini hiçbir zaman anlayamazlar."
Beklenti Kara Deliği
Egoist insanların bir diğer ortak özelliği de bitmek bilmeyen beklentileridir. Dünyanın, insanların, hatta hayatın kendisinin onlara borçlu olduğuna inanırlar. Hep almak isterler; saygı, sevgi, takdir, öncelik… Ama vermeye sıra geldiğinde, cepleri hep boştur. Bu dipsiz kara deliği ne kadar beslerseniz besleyin, asla doymayacaktır. Çünkü doymak, bir memnuniyet ve şükür bilinci gerektirir; ego ise doğası gereği sürekli açtır, hep daha fazlasını arzular.
Sonuçta elimizde kalan; diplomalarla, etiketlerle, unvanlarla süslenmiş ama insani değerlerden, empati yeteneğinden tamamen yoksun, "okumuş ama öğrenememiş" koca bir kitle oluyor. Toplumu ayakta tutan samimiyet, yerini vitrinlere ve gösterişe bırakıyor.
Sessiz Bir Duruş: En Güzel Cevap
Hayat yolunda bu tarz insanlarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Onları değiştirmeye çalışmak, rüzgara karşı konuşmak gibidir; sadece nefesinizi ve enerjinizi tüketirsiniz. Çünkü değişimin ilk adımı, insanın "Benim de eksiklerim var" diyebilme olgunluğuna erişmesidir. Bu olgunluktan yoksun zihinlere ne anlatsanız nafiledir.
Belki de bu hiç bitmeyen egonun karşısında verilecek en asil cevap; gürültüye gürültüyle karşılık vermek değil, o sağır duvarların arasından sessizce sıyrılıp kendi yolumuza bakmaktır. Kendi iç huzurumuzu, bu doymak bilmeyen egoların insafına bırakmamak, onlara sınır çizebilmek ve her şeye rağmen samimiyeti, tevazuyu elden bırakmadan yaşayabilmek en büyük zaferdir.
Unutmamak gerekir ki; dünya, kendini vazgeçilmez sananların gürültüsüyle değil, sessizce işini iyi yapanların, empati kurabilenlerin ve insana insan olduğu için değer verenlerin omuzlarında dönmeye devam ediyor