Mavi Bir Sessizlik
Osmanlı’dan Günümüze Mavi Kelebek Sarmaşığı
Bazı renkler vardır; bağırmaz, çağırmaz…
Sessizce bakar insana. Mavi kelebek sarmaşığının rengi de böyledir. Ne gözü yorar ne kalbi incitir. Sanki dünyaya “acele etme” demek için yaratılmıştır.
Osmanlı bahçelerinde gül kokusu ağır basardı. Lale vakurdu, sümbül mahcuptu. Mavi kelebek sarmaşığı ise uzaktan gelmiş bir yolcu gibiydi. Uzak diyarların güneşini, Hint rüzgârlarını üzerinde taşıyan bu narin bitki, saray bahçelerinde belki bir köşede, belki fark edilmeden açtı çiçeğini. Adı dilden dile dolaşmadı ama varlığıyla zamanı bekledi.
Çünkü bazı şeyler erken konuşulmaz.
Bazı güzellikler, sessiz kalmayı seçer.
Osmanlı hekimleri toprağın sesine kulak verirdi. Bildikleri, tanıdıkları bitkilerle şifa ararlardı. Mavi kelebek sarmaşığı ise ne tam yabancı ne de tam yerliydi. Bu yüzden kitaplarda yer bulamadı; ama hayatın kıyısında, bilginin eşiğinde varlığını sürdürdü.
Yüzyıllar geçti.
İnsan hızlandı. Gürültü arttı. Kalabalık çoğaldı.
Ve bir gün, modern dünyanın yorgun insanı, bir fincanın içinde mavi bir dinginlikle karşılaştı. Kaynar suya bırakılan o çiçek, yavaşça rengini verdi. Mavi oldu. Derin oldu. Limon damlatıldığında mora döndü. Tıpkı insan gibi…
Şartlar değişince rengi değişen ama özü aynı kalan insan gibi.
Bugün mavi kelebek sarmaşığı bir çaydan fazlasıdır.
Bir durma hâlidir.
Bir nefes arasıdır.
Kalabalıklar içinde kendine dönebilmenin simgesidir.
Osmanlı’dan bugüne taşınan bu sessiz misafir bize şunu öğretir:
Her şey zamanında anlaşılmaz.
Bazı güzellikler, çağını bekler.
Ve bazen bir çiçek, bir medeniyetin sabrını anlatır.
Mavi kelebek sarmaşığı…
Dün fark edilmeyen, bugün aranan.
Belki de yarın, yeniden anlamlandırılacak olan…
Çünkü gerçek güzellik,
hep biraz geç fark edilir.