Karabaş Otunun Unuttuğumuz Dili
Osmanlı’da şifa, bugünkü gibi aceleye gelmezdi. Her hastalık için önce insanın mizacına bakılır, sonra tabiatın dili dinlenirdi. O dilde adı sıkça geçen bitkilerden biri de bugün adını bilip kıymetini unuttuğumuz karabaş otuydu.
Karabaş otu, Osmanlı hekimleri için sıradan bir kır bitkisi değildi. Beyni rahatlatan, zihni açan, insanın iç dünyasını sakinleştiren bir nimet olarak görülürdü. Darüşşifalarda yalnızca ilaç olarak değil, tütsü olarak da kullanılırdı. Çünkü Osmanlı hekimi bilirdi ki insan sadece etten kemikten ibaret değildir; ruh da tedavi ister.
İbn Sînâ’nın eserlerinde, Sabuncuoğlu’nun reçetelerinde karabaş otuna rastlamak tesadüf değildir. Melankoliye düşen, vesveseyle boğuşan, baş ağrısından mustarip olan insan için karabaş otu ölçüyle tavsiye edilirdi. Ne eksik ne fazla… Çünkü Osmanlı’da şifa, denge demekti.
Bugün ise aynı topraklarda yetişen bu bitkiyi ya “mucize” diye abartıyor ya da tamamen yok sayıyoruz. Oysa sorun bitkide değil, bakışımızda. Biz sadece karabaş otunu değil, onun temsil ettiği ölçüyü, sabrı ve hikmeti kaybettik.
Osmanlı insanı tabiatla kavga etmezdi; onunla konuşurdu. Hastalığı bastırmaya değil, anlamaya çalışırdı. Bir otun ne zaman toplanacağını, nasıl kullanılacağını, kime iyi gelip kime zarar vereceğini bilirdi. Bugün ise her şeyi hızla tüketiyor, sonra da neden şifa bulamadığımızı sorguluyoruz.
Karabaş otu bize sadece geçmişten bir bitki değil, bir hatırlatma sunuyor:
Şifa acelede değil, ölçüdedir.
Bilgelik gürültüde değil, sükûnettedir.
Belki de yeniden iyileşmek için önce toprağa, sonra kendimize kulak vermemiz gerekiyor.