Yasemin Kokulu Sığınaklarımız
Zamanın ne kadar hızlı aktığından şikâyet ederiz sık sık. Takvim yaprakları dökülürken, sorumluluklar birikir; zihnimiz günün kargaşası, hayatın yetişilmesi gereken hızı ve bitmek bilmeyen hengamesiyle yorulur. İşte tam öyle bir anda, ansızın gelen bir esinti yavaşlatır bizi. Bir sokak başından geçerken genzimize dolan o zarif yasemin kokusu...
Tek bir kokuyla onlarca yıl geriye, o geri gelmeyen masum çocukluğa ışınlanmak ne garip bir mucizedir.
Koku hafızası, insanın iç dünyasındaki en sadık rehberdir. Gözler unutabilir, kulaklar sesleri karıştırabilir ama koku asla yanılmaz. Yaseminin o yapmacıksız, duru kokusu duyularımıza temas ettiği an, zihnimizdeki tüm gürültüler bir anlığına susar. Bizi o küçük, dertsiz, dünyanın henüz karmaşıklaşmadığı günlerin bahçesine götürür. Dizlerimizin kabuk bağlayan yaralarından başka derdimizin olmadığı, havanın kararması dışında hiçbir sonun bizi korkutmadığı o çocukluğa...
Aslında zihnimiz her yorulduğunda yaptığımız bu kaçış bir tesadüf değildir. İnsan büyüdükçe eksilen şey tam olarak o masumiyettir. Hayat bizi yıprattıkça, çocukluğumuzun o saf sığınağına çekilmek, ruhumuzun kendini iyileştirme biçimidir. Bir nevi içsel bir mola, kendimize verdiğimiz şefkatli bir kucaklaşmadır.
O çocukluk günleri geri gelmeyecek, evet. Zeminine yasemin çiçeklerinin döküldüğü o eski sokaklar belki çoktan değişti. Ancak o kokunun hafızamızda uyandırdığı huzur, içimizdeki o masum çocuk hâlâ orada, tam içimizde bir yerlerde yaşamaya devam ediyor. Hayat ne kadar karmaşıklaşırsa ulaşabileceğimiz, sığınabileceğimiz en güvenli liman yine kendi hatıralarımız.
Zihniniz ne zaman yorulsa, bırakın kendinizi o yasemin kokulu hatıraların kollarına. Çünkü geçmişin o güzel kokuları, bugün yolumuzu aydınlatan en zarif fenerlerdir